Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya
Masaüstü Reklam 1
Masaüstü Reklam 1
Masaüstü Reklam 1
Vedat Çalık
Vedat Çalık

ROMA’NIN KAYIP BAŞKENTİ İZMİT  2

Bir kentin binlerce yıllık estetik mirasının, genç Cumhuriyet’in kalkınma refleksiyle nasıl bir “üretim makinesine” kurban edildiğinin anatomisidir.

Arkeolojik sessizliğin yerini, makinelerin ritmik gürültüsüne bıraktığı eşik

Kırılma Noktası:
Sanayileşmenin Şafağı ve SEKA Paradigması

Estetikten Fonksiyona:
İdeolojik Bir Yer Seçimi
Nikomedya’nın mermer terasları yüzyıllar boyunca Bizans, Osmanlı ve Erken Cumhuriyet döneminde uykudaydı.

 Ancak 1930’lu yıllar, İzmit için sadece bir takvim değişikliği değil, bir ontolojik kırılmaydı.

 Genç Türkiye Cumhuriyeti, bağımsızlığını ekonomik üretimle taçlandırmak isterken; İzmit’i stratejik konumu nedeniyle “sanayinin lokomotifi” olarak belirledi.

​Bu seçim, akademik literatürde “mekânsal determinizm” olarak adlandırılabilir.

 Roma’nın idari merkez olarak seçtiği aynı körfez odağı, bu kez lojistik avantajları (liman ve demiryolu) sebebiyle ağır sanayinin odağı haline getirildi. Ancak bu kez inşa edilen şey bir tapınak değil, bir bacaydı.

SEKA: Kağıdın Başkenti ve Kıyı Blokajı

​1934 yılında temeli atılan ve 1936’da açılan SEKA (Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları), İzmit’in modern tarihindeki en büyük paradokstur.

Bir yanda kenti bir “işçi kenti” yaparak sosyo-ekonomik olarak kalkındırmış, diğer yanda ise kentin denizle olan bin yıllık organik bağını bir bıçak gibi kesmiştir.

Kıyı Hattının Kamusallıktan Çıkışı:

 Antik Nikomedya’nın halka açık rıhtımları ve deniz manzaralı agoraları, devasa fabrika hangarları, asit depoları ve selüloz kuleleri tarafından işgal edildi.

  Kentli için deniz, artık ulaşılan bir “mekân” değil, fabrikaların arkasında kalan “yasaklı bir manzara” haline geldi.

​Selüloz Kokusu vs. Deniz Esintisi: Nikomedya’nın iyot ve Garum kokulu sokakları, artık kentin her zerresine sinen ağır bir kimyasal kokuyla tanışmıştı.

 Bu, modernleşmenin ve “iş aş” vaadinin kente ödettiği ilk bedeldi.

Mekânsal Travma:

Katmanların Üzerine Beton Dökme Sanayileşme hamlesi, kentin altındaki antikitenin bir “değer” değil, inşaat sürecini yavaşlatan bir “engel” olarak görüldüğü bir dönemde gerçekleşti.

Hafıza Kaybı (Amnesia): Fabrika temelleri kazılırken, demiryolu hatları genişletilirken ve işçi lojmanları (Seka Evleri) inşa edilirken, toprağın altından çıkan Roma kalıntıları çoğu zaman sessizce betona gömüldü.

 Bu süreç, kentin tarihsel sürekliliğinde devasa bir “kopuş” yarattı. İzmitli çocuklara artık “Nikomedya başkenti” değil, “Türkiye’nin kağıt fabrikası” anlatılmaya başlandı.

Demografik Patlama ve Sosyal Değişim:

 Sanayi, beraberinde yoğun bir göç dalgasını getirdi. Anadolu’nun dört bir yanından gelen işçi aileleri için yapılan hızlı konutlar Nikomedya’nın o meşhur teraslama düzenini gözetmeksizin yamaçları kuşattı. Kent, dikey estetiğini kaybedip yatay bir karmaşaya evrildi.

Petrolün Gri Egemenliği: TÜPRAŞ ve Çevresel Kuşatma

​SEKA ile başlayan süreç, 1960’larda İPRAGAZ ve ardından TÜPRAŞ’ın kuruluşuyla devasa bir endüstriyel komplekse dönüştü.

 Artık İzmit sadece kağıt üretmiyordu; Türkiye’nin enerji kalbi burada atıyordu. Ancak bu ekonomik zafer, kentin ekolojik iflasının da başlangıcıydı.

 Körfez suları, antik limanların berraklığını kaybederek ağır metallerin ve petrol atıklarının gri rengine büründü.

“İşçi Şehri” Kimliğinin Zaferi

​Bu dönemin sonunda İzmit, antik köklerini tamamen unutmuş, yüzünü fabrikalara, sırtını ise toprağın altındaki mirasına dönmüş bir kent haline geldi.

 Bir zamanlar imparatorların yürüdüğü yollarda artık vardiya giriş-çıkış saatlerinde binlerce işçi yürüyordu.

 Bu, bir kentin estetikten fonksiyona, aristokrasiden proletaryaya olan en keskin geçişidir.

Roma’nın forumlarındaki uğultu, yerini fabrika düdüklerinin otoriter sesine bıraktığı , sanayinin sadece ekonomik bir veri değil, bir “yaşam biçimi” olduğu o dönemi iliklerimize kadar hisssettik.

  Fabrika Bacalarının Altında Yaşamak:

 Bir İşçi Kentinin Günlük Ritmi İzmit’in 20. yüzyıl ortasındaki ritmi, artık güneşin doğuşuyla değil, fabrikaların “vardiya düdükleri” ile belirleniyordu.

 Şehir, devasa bir üretim mekanizmasının dişlileri gibi işlemeye başlamıştı.

 Sabahın ilk ışıklarında SEKA’nın, öğleden sonra TÜPRAŞ’ın ve lastik fabrikalarının (Lassa, Goodyear) düdükleri kentin ortak nabzı haline geldi.

Vardiya Estetiği:

  Kentin sosyal hiyerarşisi artık Roma’daki gibi “senatörler ve plebler” üzerinden değil; “mühendisler, ustabaşıları ve işçiler” üzerinden kurgulanıyordu.

Lojman kültürü (özellikle SEKA lojmanları), modern bir “sosyal devlet” modelinin mekânsal yansımasıydı. Sineması, kantini ve spor kulübüyle fabrika, kentin yeni “agorası” haline gelmişti.

Gri Bir Gündelik Hayat:

 Evlerin balkonlarına serilen çamaşırlar, bacalardan çıkan kurumlarla grileşirken; İzmitli ailelerin piknik rotaları antik tapınak kalıntıları değil, fabrikanın sunduğu sosyal tesislerdi.

 Çocuklar, toprağın bir metre altında yatan Nikomedya sikkelerinden habersiz, selüloz kağıtlarından uçaklar yaparak büyüyecekleri bir “endüstriyel oyun alanı” içindeydiler.

Bir Mekânsal Arafta Yaşamak:

 Mermer ve Çelik Arasında Bir Gün Bu endüstriyel devrim, kenti öyle bir noktaya getirdi ki; İzmit artık ne tam anlamıyla bir liman şehriydi ne de sadece bir tarih mirası.

 O, mermerin asaletinden çeliğin sertliğine hapsedilmiş, iki zaman dilimi arasında sıkışmış bir *”mekânsal araf”*tı.

 Bir İzmitli için sıradan bir gün, aslında iki zıt medeniyetin çarpışma alanında geçiyordu.

​Sabah mesaisine yetişmek için koşan bir işçi, farkında olmadan 1700 yıl önce bir Romalı askerin nöbet tuttuğu sur hattının üzerinden geçiyordu.

Öğle molasında fabrikasından çıkıp denize doğru bir nefes almak istediğinde, karşısına çıkan paslı bir çelik tel örgü ona modernitenin sınırlarını hatırlatıyordu.

 Nikomedya’nın akustiği mükemmel tiyatrosu, hemen yanı başındaki devasa jeneratörlerin sarsıntısı altında sessizce ufalanıyordu.

​İzmitli, her sabah çeliğin yarattığı o ekonomik gerçekliğe uyanırken; her gece, toprağın derinliklerinden fısıldayan mermerin hayaliyle uykuya dalıyordu.  Bu, bir kentin hem karnını doyuran hem de ruhunu boğan o meşhur “mekânsal travmanın” ta kendisiydi.

Yeraltı Arşivi ve Planlı Modernite:
Depremlerin Sakladığı Şehir

​ Hermann Jansen’in İzmit’i: Kağıt ve Tepeler Arasındaki Düzen

​1930’lu yıllarda Türkiye, sadece fabrikalar kurmuyor; bu fabrikaların çevresinde şekillenecek “modern yaşamın” fiziksel çerçevesini de çiziyordu.

 Ankara’nın planlamacısı Hermann Jansen, İzmit için de sahneye çıktı.

Jansen’in vizyonu, Nikomedya’nın teraslı yapısına bir saygı duruşu niteliğinde miydi, yoksa tamamen yeni bir işlevselci yaklaşım mıydı?

Eğimli Arazi ve Bahçe Şehir:

Jansen, İzmit’in dik yamaçlarını bir dezavantaj olarak değil, bir “peyzaj fırsatı” olarak gördü. Nikomedya’nın mermer teraslarının üzerinde, bu kez işçi lojmanları ve memur evleri için yatay kesitli, bahçeli ve manzaraya hakim bir yerleşim planı kurguladı.

Jansen’in Çıkmazı:

Sanayi vs. Sahil: Jansen, kentin sahil şeridini bir gezinti alanı (Promenade) olarak hayal etmişti.

 Ancak sanayi hamlesinin agresifliği (SEKA’nın konumu), Jansen’in bu estetik planını lojistik zorunluluklara kurban etti. Jansen’in planındaki o “modern sahil” hayali, aslında antik limanların üzerine dökülen betonun altında ilk büyük yenilgisini aldı.
 

Sismik Arşiv:

Depremin Trajik Koruyuculuğu Jansen’in cetvelinden çıkan bu planlı şehir, 17 Ağustos 1999’da tarihin en büyük sarsıntılarından biriyle karşılaştı. Ancak bu felaket, akademik anlamda bir “mekânsal deşifre” süreci başlattı.

Yıkımın Altındaki Diriliş:

 Deprem, modern binaları yıkarken, toprağın derinliklerindeki Nikomedya’yı adeta yüzeye itti.

  Jansen’in planladığı o yamaç yerleşimlerinde yıkılan her binanın temelinde, Roma’nın sarsılmaz sarnıçları, mozaikleri ve saray kalıntıları gün ışığına çıktı.

 1999, İzmit için sadece bir yas yılı değil, kentin “tarihsel röntgeninin” çekildiği bir yıldı.

Trajik Bir Koruma Modeli:

 Bilimsel bir paradoks olarak; depremler İzmit’i periyodik olarak yıkmış olsa da, o yıkılan yapıların molozları birer dolgu malzemesi gibi alttaki daha eski katmanları (Nikomedya’yı) hava ve insan tahribatından koruyan bir “zırh” haline gelmiştir.

 Deprem, kenti toprağın altına istifleyerek bir sismik arşiv oluşturmuştur.

1999 Sonrası Bellek Kayması ve Yeni Kentsel Morfoloji

​Deprem sonrası kentin ağırlık merkezi, Jansen’in yamaçlarından daha yukarılara, “Kalıcı Konutlar” bölgesine (Umuttepe ve çevresi) kaydı.

Bu durum, İzmit’in morfolojisinde üçüncü büyük kopuşu yarattı:

​Nikomedya: Sahil ve ilk yamaçlar (Mermer kent).

​Hermann Jansen’in cetveli kente bir düzen getirmeye çalışırken, fay hattının öfkesi o düzeni sarsmış ve altından Nikomedya’nın sessiz ama güçlü iradesini çıkarmıştır.

İzmit bugün; Jansen’in planları, sanayinin bacaları ve Roma’nın sarayları arasında kalmış, belleği her sarsıntıda yeniden formatlanan bir devasa kentsel palimpsesttir (üzerine defalarca yazı yazılmış eski parşömeni andırmaktadır).

                             Devam Edecek :

 Yarın : Bu kilitlenmiş kenti, cerrahi bir hassasiyetle nasıl ayağa kaldırabileceğimizi,  Çukurbağ kazılarının o muazzam kabartmalarını bir müze duvarına değil, ‘’ Günlük Hayatın İçerisine ‘’ nasıl yerleştireceğimizi konuşacağız

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir