2001’den Bugüne Süregelen Nöbet:
2001 yılı, İzmit’in (Nikomedia) tarihsel kaderi için bir dönüm noktasıydı.
Çukurbağ’da gün yüzüne çıkan o muazzam İmparatorluk Kompleksi, toprak altında yalnızca soğuk mermerleri değil, bir zamanlar dünyanın dört başkentinden biri olan bu kentin onurunu ve görkemini de saklıyordu.
O günden bu yana, Çukurbağ’da yanan o meşale bir an olsun sönmedi.
Ancak, bu kazı bir “bitiş” veya “tamamlanma” hikayesi değil; aksine, kentimizin altında yatan kadim medeniyetin yavaş yavaş, sabırla ve çoğu zaman bir direnişle gün yüzüne çıkarılması sürecidir.
Pek çoğu, arkeolojik kazıları sınırlı bir alanda yapılan işler sanır.
Oysa Çukurbağ’daki çalışmalar, bugün İzmit’in dört bir yanına dağılmış, her inşaat sahasıyla, her temel kazısıyla kendini hatırlatan “yaşayan bir tarih” nöbetidir.
Nikomedia bitmedi; Nikomedia, İzmit’in beton dokusunun altında, her an bir yerlerden fışkırmayı bekleyen bir tarihsel nabız gibi atmaya devam ediyor.
Peki, 2001’den bu yana geçen 25 yılda biz bu nöbeti nasıl tuttuk?
Bu süre zarfında kazı sahaları, akademik bilginin üretildiği bir laboratuvardan ziyade, kentin modernleşme arzusu ile geçmişin bilgeliği arasında bir “savaş alanı” haline geldi.
Kazılar aktif olarak devam ediyor, evet. Ancak bu devamlılık sadece toprağı kazmakla mı sınırlı kalmalı? Bir yazar ve araştırmacı olarak soruyorum: Biz bu süreci sadece bir “çıkarım” faaliyeti olarak mı görüyoruz, yoksa bu bir “hatırlama ve onarma” çabası mı?
Çukurbağ, bizim için sadece bir saray kalıntısı değildir; o, kentin karakter restorasyonunun başladığı noktadır. Bir toplum, toprağının altındaki izleri takip etmiyorsa, kendi geçmişine dair kayıtlarını tutmuyorsa, o toplum hafızasını kaybeden bir insan gibidir.
2001’den beri devam eden bu nöbet; sadece taşları, sikkeleri veya renkli rölyefleri değil, aslında “insan kalma” vasfımızı, yani köklerimizle olan bağımızı koruma nöbetidir.
Bizler, bu nöbeti devralanlar olarak, sadece kazılan toprağın derinliğine değil, kazılan o toprağın bize ne anlatmak istediğine de odaklanmak zorundayız.
Çukurbağ’daki kazılar, modern İzmit’in tam kalbinde bir “tarihsel vicdan” gibi yükseliyor.
Bu yazı dizisi, işte bu vicdanın sesini, kayıtların şeffaflığını ve bir medeniyetin yeniden inşası için gereken o “altın harçlı” restorasyonun gerekliliğini tartışmak için kaleme alınmıştır.
Nikomedia hala konuşuyor. Bizim görevimiz, bu konuşmayı sessizliğe değil, tarihin en net sayfalarına not etmektir. 2001’den bugüne süren bu nöbet, sadece bir görev değil, geleceğe bırakılacak en büyük mirastır.
Mozaik Bir Kent: Her İnşaat Bir Arkeolojik Veri
İzmit, sadece bugünün betonarme binalarından, asfalt yollarından ve endüstriyel yapılarından ibaret değildir.
Kentin üzerine bastığımız her karış toprağı, binlerce yıl öncesinin imparatorluk başkenti Nikomedia’nın derin izlerini taşır.
Çukurbağ’daki saray kompleksi bu antik başkentin kalbi olabilir, ancak kentin diğer noktalarında, Bekirdere’den Kuruçeşme’ye, Derince’den Yeniköy’e kadar uzanan her yeni inşaat sahası, aslında bu imparatorluğun “uzuvlarını” ve “yaşam alanlarını” gün yüzüne çıkarmaktadır.
Her yeni temel, bir arkeolojik veri kaynağıdır.
Modern İzmit’te yeni bir yapılaşma için kepçe vurduğunuzda, sadece toprakla değil, bir Roma villasıyla, su künkleriyle, bir nekropolün lahitleriyle ya da ticaret yollarının döşemeleriyle karşılaşırsınız.
İşte tam bu noktada, “Bütüncül Arkeoloji” kavramı devreye girer. Bu yeni yerleşim alanlarında ortaya çıkan buluntular, asla Çukurbağ’dan bağımsız veya münferit birer “taş parçası” değildir; onlar, devasa bir Mozaik‘in eksik kalan parçalarıdır.
Biz, İnsanın İnsan Kalma Mozaiği vizyonumuzla, bu parçaların birbirinden kopuk kalmasına itiraz ediyoruz.
Bir inşaat temelinde çıkan seramik bir boru, sarayın su sistemini; bulunan bir mezar steli, o dönemdeki sosyal yapıyı ve inanç dünyasını açıklar.
Eğer biz bu buluntuları “inşaatı engelleyen bir yük” olarak görür ve onları alelacele kaydedip, bağlamından koparırsak, bu büyük resmin parçalarını birbirine bağlayan o ince çizgiyi yok etmiş oluruz.
İzmit, kendi kendini keşfeden bir kenttir.
Her inşaat sahası, aslında Nikomedia’nın şehir planını çizen birer laboratuvar niteliğindedir.
Ancak bu laboratuvarda başarılı olabilmek için “noktasal” değil, “bölgesel” bir bakış açısına ihtiyacımız var.
Bir parselde çıkan buluntu, diğer parseldeki ile birleştiğinde anlam kazanır.
Bizim görevimiz, bu parçaları bir araya getirerek, betonun altında saklı kalan antik başkentin siluetini yeniden çizmek, yani “tarihsel mozaiğimizi” tamamlamaktır.
Tarih, sadece Çukurbağ’ın sınırları içine hapsedilemez.
İzmit’in bütünü, devasa bir açık hava müzesi ve bir arkeolojik hazinedir.
Bu hazineyi korumak, sadece ilgili kurumların değil, kenti inşa edenlerin, yani hepimizin sorumluluğudur.
Eğer parçaları birleştirmeyi başarabilirsek, o zaman sadece bir şehri değil, insanlığın ortak hafızasını da onarmış oluruz.
Unutmayın; toprak altındaki her parça, geçmişin bize bugünden gönderdiği bir mektuptur. Eğer bu mektupları okumaz, onları mozaikteki yerine oturtmazsak, o zaman kendi tarihimize karşı sağır ve dilsiz kalırız.
Devam Edecek:




YORUMLAR