İşte detaylarıyla o özel röportaj…
ABD Başkanı Trump, “LGBT / Eşcinsel Evliliklere Karsı “ Katı Tutum ve Tepkisini ile tanınıyor. Oysa Fener Rum Kilisesinin ABD Temsilcisi Eşcinsel Evlilik Yaptığını Biliyoruz. Fener Rum Kilisesi ile ABD Başkanı Trump’ un LGBT Konusundaki fikir ayrılıklarını nasıl yorumlayacaksınız?
Fener Rum Kilisesi’nin başpapazı, Amerika’daki Ortodoksları temsilen bir yıl önce bir temsilci atadı. Amerika’daki Ortodoks Kilisesi’nin başpapazı olarak Elpidophoros’u oraya yolladı. Hatta o kişi için, dendiğine göre, ileride belki de Bartholomeos’un yerine geçeceği konuşuluyor. Onun bir hazırlığı da Amerika’da yapılıyor. Böyle bir kişinin herhalde Türkiye’de kabul görmesi son derece rahatsızlık verici bir olaydır. Çünkü Hristiyanlık dini açısından olsun, Müslümanlık dini açısından olsun, bu eşcinsel evlilikler ve bunların evlat edindikleri çocukları vaftiz etmek kabul edilecek bir konu değildir.
Ancak biliyorsunuz, Amerika’da küresel elçiler aile mefhumunu yok etmek için bir de bu eşcinsel evliliklerin önünü açtılar. Üçüncü cinsiyet diye bir takım abuk sabuk, sapkın şeyler ortaya attılar. Demek ki bu kişi, bu küresel elçilerin adamı olarak, yukarıdan verilen talimat doğrultusunda bu işi yapmış. Bu eşcinsellerin evlat edindiği çocukları vaftiz etmişler.
Tabii bu, Ortodoksluk dünyasında da büyük tepki verdi; çünkü ne de olsa Ortodoks kiliseleri böyle bir şeyi kabul edemezler. Kilisenin doğasına aykırı, daha doğrusu Hristiyanlığın doğasına aykırı bir meseledir. O yüzden burada biz şunu görüyoruz: Demek ki bunlar tamamıyla küreselcilerin kucağına oturmuşlar. Onlar ne emrediyorsa onu yapıyorlar. Ama şöyle bir şey var Trump gelir gelmez ilk söylemlerinden biri böyle bir şeyi kabul etmeyeceğine, aile yapısını her zaman kutsal olduğunu ve dolayısıyla onu koruyacağını söyledi. Buna rağmen birileri bu tür şeyler yapıyorlarsa demek ki onlar karşı tarafın adamları.
Peki sizce bu görüş ayrılığı 2 kurum arasında fikri anlamında bir çatışma yaratabilir mi?
Bir çatışma ortamı yaratacağını zannetmiyorum çünkü Fener Rum Kilisesi şu an ABD’nin elindeki en kullanışlı aparat.
Fener Rum Kilisesi üyelerinden bir şahsın İstanbul’da bir antika hırsızlığına karıştığı ve bu hırsızlık sonucunda Bartholomeos’un şeriat mahkemesi kurarak yargılama yaptığı biliniyor. Bartholomeos’un, Türk Anayasası ve Türk yargısını yok sayarak Fener Rum Kilisesi adına şeriat mahkemesi kurup yargılama yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Böyle bir yetkisi yok. Çünkü biliyorsunuz, Lozan’da Fener Rum Kilisesi’nin kalması şöyle bir şarta bağlanmış: Bütün idari, hukuki ve siyasi konulardan el çekecek, sadece mübadele dışında kalan İstanbul’daki Rumların dini ihtiyaçlarını yerine getirecek. Yani ayinlerini yapacak, evliliklerini, vaftizlerini gerçekleştirecek ve cenazelerini kaldıracak.
Buna rağmen aradan geçen bu 100 sene zarfında demek ki öyle büyük tavizler verildi ki bugün artık Türk yasaları, Lozan ve Anayasa tanınmaz bir halde bu kilise tarafından. İstedikleri gibi mahkemeler kurup insanları yargılayabiliyorlar.
Bu şeriat mahkemesi ilk değil. Bundan önce aynı zamanda Kudüs Patriği’nin yargılandığı bir durum da vardı. O zaman da büyük tepki göstermiştik. Böyle bir şeyin Türk yasalarına aykırı olduğunu, dolayısıyla asla bu yargılamanın yapılamayacağını söylemiştik. Fakat ne yazık ki yetkililer sessiz kaldılar, onay verdiler ve Kudüs Patriği de yargılandı. Arkasından Kıbrıs Başepiskoposu’yla ilgili de bir yargılama yaptılar.
Şimdi son olarak da bu şahısla ilgili bu kişi aynı zamanda bu şeriat mahkemesinin üyesi. Yunan asıllı bir kişi. Biliyorsunuz, Türkiye yasaları gereğince, Türkiye’de ancak Türk vatandaşı kişiler dini görevleri üstlenebilir, papaz olabilirler. Ama yabancılara böyle bir yetki verilmemesine rağmen 2014 yılından itibaren zannedersem bu iş çığırından çıkmış.
Hatta, bu kutsal meclisi olan Sentez’de 6 tane yabancı kişi metropolit olarak atanmıştı. Bunların çoğu Yunan asıllıdır. Yunan asıllı Amerikalı, Yunan asıllı Finlandiyalı gibi kişiler burada göreve getirilmiş. Bu şahıs da aynı şekilde Yunan vatandaşıdır. Buna rağmen kurdukları o mahkemenin üyesi yapılmıştır ve o kişi, sözüm ona, adalet dağıtacak.
Erken kalkıp bir de hırsızlık yapmış. Tabii bu iş dallanıp budaklanmasın diye büyük ihtimalle Türkiye yargısına taşımak istemediler. Kendi aralarında bunu halledip, sonunda da zaten görevden almışlar diye söyleniyor.
Şimdi nerede olduğunu sorarsanız, zannedersem bir yere metropolit olarak atamışlar. O şahıs burada tabii bizim haberimiz olduğu gibi, bizi yönetenlerin de haberi var demek ki. Bunlara göz yumuluyor, müsaade ediliyor ki her geçen gün çıtayı biraz daha yükseltebiliyorlar. Maalesef çok üzücü bir olay.
Yakın dostumuz olduğunu bildiğimiz Sayın Muammer Karabulut’un bir kitabı var. Bu kitabında da Fener Rum Patrikhanesi öncülüğünde düzenlenmek istenen 1700. yıl Konsül kutlamaları ele alınmakta. Bu kitapta dikkatimizi çeken noktalardan biri de bu konsül kutlamalarıyla ilgiliydi. Kitapta, bu kutlamalar için Papa’nın gelmeyeceği iddiası yer alıyordu. Tabii yarın ayın 25’i; Papa hâlâ gelecek mi, bu kutlamalar yapılacak mı, henüz belli değil. Siz ne dersiniz, nasıl düşünürsünüz? Kitap doğru bir tespit mi yapmıştır?”
Bildiğiniz gibi benim can dostumdur, zaten Ergenekon’dan birlikte yattık. Oradan da ayrılmaz bir bütünüz diyeyim. Kitabı hakikaten muhteşem bir kitap, güzel bir eser ortaya çıkardı. Baştan sona her cümlesine katılıyorum. Maalesef bugüne kadar akıllarına gelmeyen bu kutlama, birdenbire ‘1700 yılında İznik Konsili kutlanmalı’ diye bir yıl öncesinden başladılar bu çağrışımlara. Ve Papa’yı da davet ettiler. Demek ki bu olay, tamamıyla yine Fener’in arkasındaki gücün dayatmasıyla yapılan bir olay. Dini hiçbir tarafı yoktur, tamamıyla siyasi bir meseledir. Ve burada Bartholomeos’un ekümenik olduğunu Papa bile kabul edecek; onun için birlikte bu kutlamayı yapacaklar mesajı verilecekti.
Maalesef bundan önceki Papa’nın sağlık durumu el vermedi ve Hakk’ın rahmetine kavuştu. Dolayısıyla yenisi ise şimdilik daha geleceğine dair bir emare göstermedi. Ama duyduğumuz kadarıyla Kasım ayına davet edildiği söyleniyor. Şimdi, Papa’nın biliyorsunuz sadece ruhani kimliği yok, bir de onun devlet başkanı kimliği vardır. Dolayısıyla Ankara Hükümeti’nden davet gelmediği müddetçe Papa kendi başına kalkıp da buraya gelmez. O yüzden bugüne kadar da zaten Ankara’dan böyle bir davet gittiğine dair bir duyum almadık. Onun için yarınki etkinliğe Papa’nın katılması mümkün değil.

Bir konuyu merak ediyorum. Söz Muammer Bey’den açıldığında, Muammer Bey’in bir kitabı daha aklıma geldi. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Fener Rum Kilisesi mi yıkacak?” demişti. Siz böyle bir tehlike görüyor musunuz? Bu tehlikenin boyutları nedir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni gerçekten de Fener Rum Kilisesi’nin yıkmaya, tahrip etmeye gücü yeter mi?
Fener Rum Kilisesi tek başına böyle bir şeye kalkışamaz. Kalkışması zaten mümkün değildir. O, arkasındaki güce dayanarak bütün bu işleri yapmaktadır. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri, biliyorsunuz Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra büyük bir Ortodoks kitlenin o topraklarda ortaya çıktığını bildiğinden, bunu kendi denetimine nasıl alabilir diye düşündü ve bunun için de tek şeyin merkezin İstanbul’daki Fener olduğuna kanaat getirdi. O günden itibaren bu konu üzerinde çalışmaya başladılar. Bartholomeos’un attığı her adım ABD’nin direktifleri doğrultusundadır. Kendi başına böyle şeyleri yapacak cesareti zaten yoktur. Dolayısıyla ondan cesaret alarak bu tür şeyleri yapıyor.
Tabii ki bu ekümenik meselesine, şayet bizi yönetenler de onay verecek olurlarsa, o andan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’ne bir ortak devlet başkanı gelecek. Çünkü ekümenik patrik olduğu andan itibaren kendi topraklarını isteyecek. Yani “Benim ekümem nerededir?” diyecek. Eküme ne demek? Hüküm edeceği topraklardır. Bunun için de o zaman demek ki Türkiye’de artık iki devlet olacak, iki baş olacak. Bunu da tabii Türk milleti kabul eder mi, orası ayrı bir soru işareti. Türk milletinin ayranı kabarırsa, sonra herkes için sonuç kötü olur diye düşünüyorum.
Bugüne kadar sabırla geri adım atması için bekledik ama görüyoruz ki tam tersine her geçen gün daha çok üzerimize gelip daha fazla saldırmaya başladılar. Ama bunun da bence yapılacak tek bir şeyi vardır. Yasalarımıza göre biz Fener Rum Kilisesi’nin mecliste kalmasını onaylamadık, misafir olarak kabul ettik. Atatürk de zamanında dedi ki: “Lozan’daki şartlara uymazsa anında Ayınaroz’a gidecektir.”
1964-65 yıllarında, biliyorsunuz, o zaman senatörlerimiz de vardı milletvekillerimiz dışında. Yine bu Kıbrıs meselesinden dolayı, o günün Patriği Athenagoras’ın tutumu senatörleri çok rahatsız etmiş olacak ki bu kurumun artık ihanetini daha fazla kabullenemeyiz, bir an önce yurtdışına, Ayınaroz’a gönderilmesini talep etmişlerdi. Herhalde daha sonra yine birtakım baskılarla bu gerçekleşmedi. Ama şimdi artık geldiğimiz noktada bunu daha fazla topraklarımızda tutmamız doğru olmaz. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası söz konusudur. Bu kurum bizim için bir milli güvenlik sorunu olmuştur.
Dolayısıyla yetkililerin, bizi yönetenlerin bir an önce akıllarını başlarına devşirmeleri ve gidişatın Türkiye açısından son derece tehlikeli olduğunu anlamaları gerekiyor. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nin baskısı çok olabilir ama bizim de kullanabileceğimiz birçok güzel şeyimiz vardır. Devlet olarak onları kullanarak, bir kere konum itibariyle Türkiye Cumhuriyeti hangi devletin yanında olursa o devlet daha güçlüdür, bunun bilincindedir. Rusya da bunu bilir, Amerika da bilir, Avrupa da bilir. Onun için dönem dönem kendi yanlarına Türkiye Cumhuriyeti’ni çekmeye çalışırlar. İşte bunları kullanarak Türkiye pekâlâ bu duruma “dur” diyebilir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Fener Rum Kilisesi’ne bakış açısı tam olarak sizce nedir?
İhanetinden dolayı “Asla affetme” demiştir ve kendisi kurumu için “kıyamet ve fesat ocağı” olarak damgalamıştır. O günden itibaren de ölene kadar hiçbir zaman onlara taviz vermemiştir. Hatta Yunanistan’la ilişkileri düzeltmiştir ama Fener’le hiçbir zaman ilişkileri düzelmemiştir. Çünkü Millî Mücadele’den sonra bugünkü İstanbul Patrikhanesi’nin başındaki Melitus hudut dışı edilmiştir, Aynaroz’a gönderilmiştir. Ondan sonra tekrar seçimler yapılıp yeni bir başpapaz seçilecekti. Ankara bu konuda bile benim dedem Papa Eftim’i görevlendirdi. Çünkü “Biz artık bundan sonra onlarla muhatap olmayız, ancak senin aracılığınla bize ne istiyorlarsa sana söylesinler, sen de bana iletirsin. Biz de isteklerimizi senin aracılığınla onlara ileteceğiz” demiştir.
O günkü şartlarda yeni seçilecek patriğin taraftarının Venizelos taraftarı mı, kral taraftarı mı olduğu şeklinde bir ikilem vardı. Ankara Hükûmeti, kral taraftarı olan bir papazın seçilmesini istiyordu. Dedem Papa Eftim bunu Fener’e iletti. Çünkü Fener, zaten dedemle irtibata geçip “Bizi Ankara’yla barıştır” diye onu Fener’e davet etmişlerdi ve vekil tayin etmişlerdi. Dedem, Anadolu’daki Hristiyanların başı olduğu kadar, aynı zamanda İstiklal Savaşı’ndan sonra Cumhuriyet’in ilk yıllarında Patrikhanenin de vekâletini almıştı. Bu yetkiyi oradaki din adamları 10’a çıkart vermişlerdi. Şimdi her ne kadar bütün bunları unutturmaya çalışıyorlarsa da, neden bu görevle arabuluculuk yaptığını anlatmak gerekir.
Ama ne yazık ki, dedeme ilk önce “Tamam, kral taraftarını seçeceğiz” demişlerdi. Ama dedem Ankara’ya gittiğinde, o zamanki Başbakanımız Fethi Bey’le görüştüğünde, Fethi Bey, “Baba, bizi yine oyuna getirdiler. Yine kendi istediklerini seçtiler” demiştir. Onun üzerine zaten dedem çok sinirlenip geri dönüyor ve 17 gün boyunca kapılarını kapayarak muhasara altına alıyor.

1995 yılında MHP’ye katıldınız, İstanbul milletvekili adayı oldunuz. Milliyetçi Hareket Partisi ile yollarınız nasıl kesişti?
Rahmetli Türkeş Bey aile dostumuzdu. Hatta Amerika’da olduğu zamanlar benim de amcamla oradan çok iyi tanışıyorlardı. Sonra her ikisi de Türkiye’ye döndüklerinde, biliyorsunuz, 60 İhtilâli oldu. O ihtilalden sonra Türkeş Bey’in ilk isteği Türk Ortodoks Patrikhanesi teşkilatlanmasını yeniden oluşturmak, güçlendirmek ve onu ön plana çıkarmaktı. Bu konuyla ilgili hem dedem Papa Eftim ile görüştüler, hem amcam ve babamla görüşüldü ve istedikleri teşkilatlanma projesi hazırlandı. Ankara’ya gidildi. Ertesi gün biliyorsunuz, 14’ler Kararnamesi çıktı ve Türkeş Bey Türkiye’den Japonya’ya gönderildi. Tabii bizim bu proje de suya düştü. Ama daha sonra geldiklerinde yine bizimle ilişkiyi hiç kesmediler. En küçük sorunlarımızda her zaman bize destek olmaya Türkeş Bey çalışmıştır.
Dolayısıyla 1991 yılında babam göreve geldiğinde, artık ülkedeki bu Avrupa Birliği meseleleri, ABD’nin baskıları iyice ne? ülkeyi gelmişti ve babamdan rica ettim. “Ben MHP’ye katılmak istiyorum” dedim. Babam da, “O senin bileceğin iş, belli bir yaşın üstünde olduğun için kararını kendin vermelisin” dedi. Ben de bir Erciyes Kurultayı’nda Türkeş Bey’le görüştüm ve MHP’ye girmek istediğimi söyledim. O ilk önce tereddüt etti, dedi ki: “MHP’de şey yapabilecek misin? Sana yapılacak tepkileri karşılayabilecek misin?” Dedim, “Karşılarım.” Çünkü dedi, daha önce de gayrimüslimlerden gelenler olmuş ama bir müddet sonra ayrılmak zorunda kalmışlar.
O günden itibaren karar verdim, MHP’ye girdim. İl yönetiminde ilk önce görev aldım. Sonra işte 95 seçimlerinde aday oldum. Türkeş Bey’in vefatına kadar da MHP ile bir şekilde ilişkim hiç bitmedi. Ancak ondan sonraki dönemde artık o ilişki sonlanmış oldu. Çünkü Ergenekon sürecinde benim avukatım Kemal Kerinçsiz Bey’in o partiyle hiçbir ilişkisi olmadığı ilan edildi. Ondan sonra da zaten bir daha MHP ile bir ilişki kurmadık.
MHP’nin “Ya sev ya terk et” sloganlı kampanyasında yer almanızın arkasında nasıl bir motivasyon vardı?
Bu biraz da dedemin azınlıklar meselesine bakış açısından geliyordu. Bir insan yaşadığı toprakları seviyorsa burada kalır. Sevmiyorsa. Terk edip kendine başka sevdiği toprakları seçer ve gider o zihniyetten ben de bu şeye katılmıştım ve çok tutmuştu o olayımız.




